Doğan Hızlan' la Frankfurt' ta bir gün


Paylaş Facebook' ta Paylaş FriendFeed' de Paylaş Twitter' da Paylaş

15.07.2009

Hem çok yakın, aynı zamanda bir o kadar mesafeli. Tıpkı cıva gibi; avucunuzda olsa bile yakalanamaz! Hiç ayrım yapmadan; çaycısından kırtasiyecisine, büyük patrondan genç yazar adayına, herkese eşit mesafede yakın ama kimin kendisine yakın olacağına dair dokunulamaz kuralları olan; bu bağımsızlığın bedeli olarak yalnız ama yalnızlığını yıllardır zevkli bir kişisel yolculuğa dönüştürmüş, modern barok, zinhar anti-nostaljik, çocukken bile olgun, olgunken de önlenemez yaramaz çocuk, hoşgörülü ama zevksizle özensizi gözünün yaşına bakmadan kara mizah kılıcıyla doğrayıp atmaktan aldığı zihinsel keyfi hiç gizlemeyerı, özel yaşamını tam ortasında bulunduğu basına kilitlemeyi başarmış, zeki, zarif, kaliteden taviz vermeyen, mükemmeliyetçi, ilkeli ve bütün bu özelliklerinden ötürü tarihin herhangi bir zamanı ve kültürü için hep locası hazır bir karakter, yani bütün zamanların ve kültürlerin entelektüel beyefendisi: Doğan Hızlan'ı takdimimdir!

ZEVK-Ü SEFA SAHİBİ

Klasik müzik dinlemenin, opera sevmenin, küpe takmak ve sevgilinizle öpüşmenin mahalle baskısından daha çok içinde bulunduğum 'ilerici gençlik' gruplarınca cezaya bağlandığı 1970' lerin son yıllarıydı, resmi dışlanma (!) cezaları alsam da hepsini yapıyordum! Ortalık yine gergindi, coplar, taşlar ve sopalar arasında büyümeye çalışıyorduk. Kadın haklarını insan haklarından ayırmadan, 'bir arada' savunmanın önemini vurgularken aynı zamanda sanat ve hayatın rafine lezzetleriyle, ince işlerinin tadına varmanın da günah ve haram olmadığını anlatmak için çırpındığımız -o Adalet Ağaoğlu' ndan ödünç alarak- "Dar Zamanlar"da bile şık takımları, ipek papyonları, marka dolma kalemleri, çay ritüelleri, müzik ve sanatta seçkin zevklerinden hiç taviz vermediği halde saygınlığını koruyabilen pek az edebiyat insanı kalmıştı; bu zevk-ü sefa sahibi kişilerden biri Doğan Hızlan' dı.

KİŞİSEL BİR MEKTUP ALDIM

Ben kendisini tanıdığımda hikâyelerini ve denemelerini edebiyat dergilerinde yayınlamaya çabalayan üniversiteli bir genç kızdım. Bıkmadan usanmadan Varlık, Türk Dili, Gösteri, Dönemeç, Yarın, Oluşum gibi dönemin önemli edebiyat dergilerine hikâyelerimi yollar, yayımlandıklarında sevinçten bizim Adakale sokaktaki komşuların "cık cık" ları altında dans eder, reddedilince yerlerde sürünür ama o zaman da gerçekten beğenmediğim kimseye övgü düzmez, inanmadığım düşünceleri desteklemezdim. Doğan Hızlan' ın kentli, modern ve aynı zamanda klasik kimliği o yılların kuru ve katı kuralcı yerel dünyasında benim gibi bununla yetinmek istemeyen gençler için oldukça az sayıdaki ümit kaynaklarındandı. İşte o günlerde bu zengin kişilikli eleştirmen-yazardan kişisel bir mektup aldım. Mektup bir Anadolu kasabasından büyük şehre üniversite eğitimi için gelen ve sonra orada yeni bir hayat kuran derinlikli bir delikanlının şehirdeki kısmen tutunmuş yaşamına karşın içindeki taşrayla başa çıkamayışını anlattığım "Uzak Kasabaların Gri Hüznü" adlı hikâyemin yayımlanmaya değer bulunduğunu anlatıyor, hikaye ve hikayeciliğim kısa ve net biçimde övülüyordu. İmza: Doğan Hızlan! Tabi hemen sokağa fırlanıyor ve 'cık cık'lar altında bir dans daha!

Doğan Hızlan' la daha sonraları panel, okuma, söyleşi, Karalama Defteri, Frankfurt Kitap Fuarı, İstanbul Klasik Müzik Festivali gibi sanat buluşmaları ve karşılaşmaları dışında hiç görüşmedim, yakın arkadaş olmadım. Ama bildiğiniz gibi, beğendiğiniz bir yazar veya sanatçıyla yakın arkadaş olmanız için tanışmanıza bile gerek olmayabilir. Hiç, Ancak geçen ay Frankfurt' ta yapılan 'Edebiyatımızda İstanbul' konulu bir okumaya (Mario Levi' yle beraber) katılmak üzere yola çıktığımızda onun her detayını tek tek işleyerek yarattıgı karakterinin kurgu ya da fantezi değil, kendisinin aslında tıpkı ve tam göründüğü gibi biri olduğunu anlama şansım olacaktı; oldu. (Eee, yok mu bu beyefendinin hiç kusuru? Efendim hepsini yazdım ya yukarıda!) Doğan Hızlan' la Frankfurt' ta geçirdiğimiz bir gün ikimizin de bağımlısı olduğu kırtasiye ve dolma kalem saraylarını (!) gezmek, beş çayı ritüeline katılmak, Goethe Müzesi altındaki meşhur klasik müzik dükkanı (plaklar da satıyor) alışverişieriyle, inanılmaz bir lezzetle hikaye ederek anlattığı için nefessiz dinlenen zengin anılar arşivinden akan ilginç-ötesi karakterlerin resmi geçidiydi benim için. Daha önce üç kez gittiğim ve Goethe dışında, hiçbir ilginç yanını bulamadığım Frankfurt, Doğan Bey'le neredeyse güzel bir şehre dönüşmüştü gözümde.

Doğan Bey Piknik Yapsa

'Hayatı roman' yazarlardan bir başkası: Romain Gary'nin bir anlamda 'asıl oğlan' olduğu "Balık İzlerinin Sesi" adlı romanımda onun pikniğe bile porselen tabak ve kristal kadehle gideceğini yazdığım için bana "seçkinci-elitist yazar" yaftası yapıştıran, kuralcı baskılardan kurtulup, içlerindeki farklılığı yaşayabilmek için kaçtıkları ütopik "Balık İzlerinin Sesi Adası"nı da "üstün insanlar adası" sanan bazı edebiyatçıların artık bugün Doğan Hızlan' la "dostmuş gibi" görünmek için çalıştıklarını şimdi kıkırdayarak izlerken, onunla hiç piknik yapmadıklarını anlıyorum. Yapamazlar da, çünkü Doğan Bey' in öyle kırlarda, çimlere oturup yemek yiyeceğini pek sanmıyorum. O olsa olsa büyük ve tarihi otellerin, şık ve zevkli çay salonlarında porselen fincanda iyi demlenmiş çay ve pötiförü tercih edecektir. Çünkü Doğan Hızlan karakterine bu uyar, bu yakışır. Çünkü yüzyıllarca yaşayan roman! kurgu karakterler de tıpkı hayatın içindekiler gibi ancak kendilerine uyan ve yakışan davranışlara sahiptir. Bu yüzden Doğan Bey piknik yapsaydı içkisini (viski içiyor) plastik bardaktan değil, kristalden yudumlayacaktı.



...