|
Alman ekolünden
gelenlerin özdisiplini ve iş ciddiyetleri zaten bilinir ama söz konusu
hanımefendinin asıl özelliği hem Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih
Coğrafya
Fakültesi"nin Alman Dili- Edebiyatı bölüm başkanı bir profesör, hem de
ülkemizde yerli ve yabancı edebiyat bazında "karşılaştırmalı
edebiyat" çalışmalarını akademiye ilk kazandıran edebiyatçılardan
olmasıydı. Prof. Gürsel Aytaç"ın bu özellikleri dışında, o sırada
henüz
genç bir yazar olan beni bencilce heyecanlandıransa; yeni yayımlanmış
ilk
romanım "İki Yeşil Susamuru" hakkında yazdığı nesnel ve etkili bir
eleştiri yazısıydı.
Henüz 90"lı yılların başıydı ve Türkiye"de roman yayımlamak hâlâ
çok zordu. TRT"nin davetlisi olarak Ankara"ya gitmiştim ve bu
sırada Prof. Gürsel Aytaç"la buluşacaktım. Randevuya tam zamanında
yetişebilmek telaşıyla yola çıktım ama verilen adrese gittiğimde ilk
şaşkınlığımı yaşadım. Taksi şoförünün elindeki adrese bakarak önünde
durduğu
yerde ne bir kafe ne de bir pastane vardı. Burası bir evdi, onun kendi
evi!
Kendisiyle yalnızca bir kez telefonda konuştuğum bir profesör tanışmak
için
beni evine davet etmişti yani? Evlerin özel alanlar, bu yüzden ancak
çok
yakın arkadaşların davet edildiği mahremiyet mekânları olduğu
öğretilerek
büyümüş biri olarak mahcup olmuştum. Doğrusu büyük incelik, içtenlik
ve
nezaket göstermişti. Bu ilk buluşmada Gürsel Hanım"ın bana çayın
yanında
elleriyle pişirdiği nefis kurabiyelerden ikram ettiğini, edebî
dedikodulara
neden olmasın (!) diye üstü kapalı geçiyorum!
" Profesör olduktan sonra üniversite dışına açılmak, daha geniş
kitlelere yararlı olmak, benim için görevle merakı birleştiren zevkli
bir
uğraş oldu. Edebiyat dergileri ve gazetelerde edebiyatla ilgili
kuramsal
yazılarım, eleştiri ve incelemelerim yayınlanıyor" diye mütevazı
birkaç
cümleyle geçiştirdiği çalışmalarıyla Gürsel Aytaç, başka
üniversitelerdeki
farklı yabancı dil ve edebiyat akademisyenlerini de harekete
geçirerek,
aslında Türk Edebiyatı"nın önemli tıkanma noktalarından biri olan
kuramsal ve karşılaştırmalı eleştiri konusunda bir nefes alanı
açıyordu.
Yakın çalışma arkadaşı olan Prof. Yıldız Ecevit: "Onun nesnel-bilimsel
ölçütler çerçevesinde " yazdığı eleştirilerini anlatırken, tam da
"duygusal ve çok kişisel" eleştiriler yüzünden yara alan
edebiyatımıza dikkat çekiyordu bir bakıma. Şimdi Türkiye"de edebiyat
eleştirisinin öldüğüne ağıt yakan bazı eleştirmenlerin bu durumun
biraz DA
kendi "eş-dost" çevresi ve "karşılıklı iyi ilişkiler"
çerçevesinde kendilerinin yarattıkları "bizden olmayan/ öteki
yazarlar" sendromu nedeniyle oluştuğuna dair sorumluluğu hiç
üstlenemediklerini hep beraber görüyoruz. İşte biraz bu "nesnel-
bilimsel eleştirileri" nedeniyle Gürsel Aytaç"ın da Türk
Edebiyatı"nda "öteki eleştirmenler" arasında yer aldığını
düşünenlerdenim. Bunda kendisinin Ankara"da yaşamasının payı kadar,
ortalarda görünmekten hoşlanmayan, ciddi karakterinin de etkisi olduğu
doğrudur.
BOZKIR KURDU"NUN ÖZLEDİĞİ TEMİZLİK VE ERDEM KOKAN EVLER
Gürsel Aytaç, Ankara"da, içinde ikimizin de pek sevdiği yazar Herman
Hesse"nin müthiş romanı "Bozkır Kurdu"nda söz ettiği:
"içi düzen, temizlik ve erdem kokan" evinde, dostlarına kurabiye
pişirme samimiyetiyle, belki zaman zaman zihninde sohbetlere dalacak
kadar
yakın tanıdığı Goethe"yle, Helen Uygarlığı"nın en önemli
sembollerinden sonsuzluğu temsil eden içiçe geçmiş "U"lardan oluşan
takılarını özenle taşıyarak gösterişsiz ama ciddi çalışmalarını
sürdürmektedir.
O ev(ler)ki, bütün Bozkır Kurtları gibi benim de içimdeki vahşi
yalnızlığın
cehennem ateşini yatıştıracak yurt-yuva özlemini arttırır, büyütür,
çoğaltır.
O ev(ler)ki, tıpkı Bozkır Kurdu gibi benim de içimdeki kaosu ve
darmadağınıklığı kısacık da olsa yatıştıran " düzeni simgeleyen ışıl
ışıl bir tapınak âdeta."
Ancak yalnızca, dehşetli kaos ve bozgunlarıyla ünlü Nobelli yazar
Herman
Hesse değil, uzmanlık alanına giren diğer büyük Alman yazar ve
düşünürleri,
başta Goethe olmak üzere Max Frisch, Dürenmatt, Böll , Schiller ve
Thomas
Mann"ın Türkiye edebiyat çevrelerinde yaygınlaşmasında Gürsel
Aytaç"ın oynadığı önemli rol bence henüz farkındalık yaratmamıştır,
umarım zaman içinde anlaşılacaktır. Onun bir akademisyen, çevirmen ve
eleştirmen olarak sayısız gence emek vermiş, değerler yetiştirmiş
olması da
önemlidir ancak Türk Edebiyatı içinde en önemle anılması gereken nokta
bu
büyük yazarların yalnızca edebî tezlere ulaşabilen şanslı üniversite
öğrencileriyle sınırlanmasına seyirci kalmak yerine, bu çevirileri
herkesin
ulaşabileceği popüler kitaplar formatında da yayımlamış olmasıdır.
ÜÇ BÜYÜKLER: GOETHE, MANN VE HESSE
Geçen hafta bir edebiyat toplantısı için gittiğim Ankara"da kahve
içmek
için Gürsel Aytaç"la buluştuğumuz yer artık onun evi değildi. Son
yıllarda onun sayesinde Ankara"da yeni açılan şık kafelerin izini
sürüyor, limonlu-peynir keki konusunda gurme olduğundan sorgusuz aynı
tadı
paylaşıyorum. Gürsel Hanım"ın kendisine pasta/kurabiye konusunda
takılmalarımı olgunlukla karşılayacağından hiçbir zaman kuşkuya
düşmedim ama
onun aslında bir Alman edebiyat gurmesi olduğunu bildiğim için "üç
büyükler: Goethe, Hesse ve Mann" arasında kendine en yakın bulduğu
hangisidir, sorusuna vereceği yanıt konusunda hep kuşkudaydım.
Kütüphanemde onun
çevirdiği, derlediği veya yayına hazırladığı pek çok Goethe, Hesse,
Schilller, Frisch, Mann kitabı olmasına karşın, son buluşmamanızda
yeni
baskısı henüz eline ulaşan bir Thomas Mann çevirisiyle geldiğinde
gözlerinde
parlayan ışığı görünce artık dayanamadım ve yıllardır cebimde
sakladığım
soruyu sordum! Ben yanıtı dünya edebiyatına armağan ettiği hümanist
"welt literatur" kanonuyla Goethe olacak sanırken, Gürsel
Aytaç"ın yazarı Thomas Mann çıktı. İnsan çocuklarını ve kitaplarını
ayıramaz ama içlerinden biri daima annesinin ya da babasının kızı veya
oğludur… O da ebeveyne iyi ve kötü huylarıyla en çok benzeyenidir!
Elimde Gürsel Aytaç çevirisi nefis bir Thomas Mann romanıyla
İstanbul"a
döndüm: "Lotte Weimar"da"
OKUDUKLARIM: SCHILLER. Yazan: Prof. Gürsel Aytaç (Doğu-Batı yay.)
Alman
felsefeci, uçarı, ateşli, hümanist Schiller"in dostu Goethe"ye
duyduğu hayranlıkla karışık kıskançlığı da gün yüzüne çıkartan iyi bir
çalışma.
İZLEDİKLERİM: YEDİ KOCALI HÜRMÜZ (yön: Ezel Akay) Eğlenceli ve
feminist bir
komedi. Ezel Akay yine masal atmosferi yaratmakta başarılı, Gülse
Birsel ve
Nurgül Yeşilçay filmin altıntopları.
DİNLEDİKLERİM: Cem Karaca, Cemaz-ul Evvel: Onun için: "Türk popunun en
heybetli sesi" dedikleri kadar vardoır bence. Ölümsüz şarkıları bu
albümde bir arada.
|