![]() |
|
|
|
31.12.2009
2 BİN10 HOŞ GELDİ DE
GERÇEKTE HANGİ YILDAYIZ?
Sanki
ben de bir internet kuşağı çocuğuymuşum gibi nete
bağımlı, neredeyse ellerim her boş kaldığında, kafede, lokantada, araba kullanmadığım
her seyahatte, evde, YOLDA artık o sırada ne müsaitse, iphone, e-defter veya
PC, yani 'Allah ne verdiyse' (!) günde en az 2-4 saat bir ekranlara yapışarak
yaşıyorum desem, inanır mısınız?
Bu yetmiyormuş gibi, twitter ve facebook gibi
adına 'internet- gözlerim' dediğim web sitem canlılığını, tavsayınca huzursuz oluyorum, diye itiraf
etsem benden soğur musunuz
(Aaa... bir de gülen yüz ikonu kullanıyor, ne
feci!!!)
Durun
hemen yargılamayın, çünkü bu teknoloji sevgi ve bağımlılığıma karşın, hâlâ roman
ve hikâyelerimi elle yazıyor, siyah mürekkepli dolma kalemlerle, çizgisiz
defterlere her roman için en az 1600 el yazması keyfi çatıyor (eller şişiyor,
iş kazası tedavileri falan...), ancak ikinci ve üçüncü yazımları düzelterek
bilgisayara geçtiğimi belirtirsem belki affolurum(!) Zaten her ne kadar e-alışverişle kitap alsam
da haftada en az bir kez gerçek kitapçıya gidip, kitap ellemezsem eksiklenirim.
Tıpkı TV ve DVD' den film izlesem de sinema salonunun keyfi gibi kitapçıda
sayfalara dokunmanın yeri farklıdır. Yani teknoloji sevmek, kağıt-kitap-
dolmakalemden kopmak demek değil. Bence 100 yıl sonra da benim gibiler kalacak
dünyada.
Evet,
bu yazının ana fikir yeni yıl ve yenilenen site ama bakalım nerelere gideceğiz
yazdıkça... İşte gördünüz, yeni yıla, hem de 2BİN10 gibi yeni milenyumun ikinci
10 yılına başlarken işte edebiyat sitemiz de yenilendi.
www.buketuzuner.com' un bütün teknik
altyapısını ve içeriğini, çizimleri de dâhil olmak üzere 1998' de Ali Murat Erkorkmaz kurdu. O sırada BU belki de Türkiye' deki ilk yazar
sitelerinden biriydi. Bilirsiniz, dünyanın her yerinde edebiyat yazarı, basın,
polisiye ve gazete yazarlarının tam tersine daha yavaş, sindirerek, detayları
gözlemleyerek ve derinden yaşayan insanlar arasından çıkar. Edebiyatın doğası
böyledir, düşünceler ve karakterler günün uyku saatleri dâhil her dakikasına
yayılarak gelişir edebiyatçının nöronlarında. Öyle doğmuş insanlar arasından
yazar çıkar. Bu bakımdan edebiyat yazarı, bir gazete yazarının kıvrak ve hızlı
ritminden çok, bir bilim insanının sabırlı ve kurgu ören zihnine daha yakın
tasarlanmış bir beyne sahiptir, diye düşünüyorum. Bütün bunlar yüzünden
edebiyatçıların teknolojiyle ilişkisi de kuşkulu ve mesafelidir. Sanırım Enis Batur da 1999' da bu konuda bir yazı yazmıştı.
Yıl
2BİN4' e geldiğinde iyi bir edebiyat okuru olarak tanıştığım aynı zamanda web
ustası Arda Balkan yeni bir bakışla sitemi
canlandırdı. Şimdi 2BİN10' da siteyi yeniden yine kendisi yapılandırdı. Bu son haliyle sitenin daha modern ve
kullanışlı olduğunu düşünüyorum. Eğer siz de benim gibi düşünüyorsanız,
sayfanın sol üst köşesinde A şıkkını hemen tıklayınız, yok
tersini düşünüyorsanız B' yi...
Ah-ha
yoksa inandınız mı?!! Tabii ki, öyle A ve B şıkları
yok bu sayfada. Şaka yaptım. www.BU.com her zaman düşünce ve yorumlara, oyun ve
şakalara açık ama ben oldum olası pazarlamacı taktikleri sevmiyorum! Elbette
kapitalist sistemde parasız yaşayamayız, elbette hepimiz elektrik parası
ödüyor, çay-kahve içmeyi seviyoruz. Ancak daima güçlü ve kazanandan yana ve
yalnızca tüketmek ve çok para kazanmak amaç üzerine kurulu hayat felsefeleri bu
sitede olsa olsa ibretlik kalacaktır.
Benim şakam, hani biraz pazarlamacılara takılmak üzerineydi. Hani
pazarlamacılar öyle derler ya, önce nabız yoklayıp, rating saptayacak, zayıf
noktalarımıza göre satış stratejisi hazırlayacak ve böylece bizleri daha çok
tüketmeye yönlendireceklerdir! Şimdi bazı eski arkadaşlarımı bu çeşit
pazarlama-stratejik araştırma şirketlerinde gerçekten parlak zekâlarını kapitalizmin
daha iyi tüketiciler üretimine harcadıklarını ve zengin olmanın iktidarıyla
nasıl haz duyduklarını görünce şaşırmıyorum, çünkü bazı yazar arkadaşların da
aynı şeyi yazıyla yaptıklarına şahit oluyorum. Bu durum elbette yalnızca
günümüze özgün değil, tarih boyunca her çeşit insan gelip geçmiştir bu(yalan)
dünyadan ve şeytan hep köşede bekle(mişti)r. Neyse ki, edebiyatın böyle bir
talebi yok, ya da benim inandığım edebiyat anlayışı, yazarın modaları
(trend/eğilim)takip etmesi üzerine kurulmamıştır. Benim anlayışıma göre edebiyat, yazarın dünyasına ait meseleler üzerine
kurduğu romanları, hikâye, şiir, oyun ve/veya denemeleriyle kendi yaşadığı
dönem ve kültürde okurlara (ve kendine) yeni yollar, kapılar açmasıyla nefes
alır.
Bu
günlerde çok karmaşık ve bunaltıcı dönemeçlerden geçerek 2BİN10 yılına girdik,
diye güya ortak insanlık sesi çınlıyor ya dört bir yanda, bakmayın siz o sese.
İnsanlık kimseye, hiçbir fâniye ait olmayan zaman
konusunda bile birbiriyle ortak bir söylem kurmayı becerememiştir! Bizim de mensubu
olduğumuz (!) insanlık denen zalim canlı türü, takvim konusunda bile ayrımcı,
ille bir 'öteki' yaratıp kendini üstün görme derdindedir hâlâ. Bana sorarsanız, ister Hicri takvim, ister Rumî, ister Gregoryen, ya da Hindu veya Musevi,
Çinli hiç fark etmiyor, çünkü bence yalnızca hastalar, sürgünler, mahpuslar ve
işkence altındakiler için zaman farklı akar, ama geri kalan hepimiz için zaman eşit geçiyor! Zaman durmadan geçip gidiyor.
Buradan
rahatlıkla şu medeniyetler farklılığı ve ittifakı konularının da bence absürt,
hattâ gerçeküstü kavramlar olduğuna geçebilirim. Bilmece, bildirmece, dil
üstünden kaydırmaca: oyalamaca! Benim
aklım bana, dünyada insan eseri tek bir medeniyetin olduğunu söylüyor. Bu
medeniyet de doğayı taklit eden, ona öykünen, onu anlamaya çalışan bir yol
izlemiştir daima. Ancak tıpkı 'zaman'nın takvim çeşitlerini hiiççç
takmadığı gibi, medeniyet dediğimiz insanlığın yararına yaratılar da
yaratıcısının milliyeti, cinsiyeti, rengi ve dinine bakmaz. Ortada ölümcül bir
hastalık varsa onu iyileştiren ilaç mucidinin kim olduğu hiç ama hiç önemli
değildir. Çocuğu hasta hangi anne çocuğunun yaşaması için nakledilecek kanın,
organın veya ameliyatı yapacak doktor ile içilecek ilaç mucidinin milliyeti,
cinsiyeti veya dinine bakar? Hangi anne? Hiçbir anne bakmaz! Ya babalar? (Bunun
yanıtını bilmiyorum. Benim babam ve oğlumun babası bakmaz ama öbür babalar?
Bilmiyorum, baba değilim...) O halde neden insanlık hâlâ bu farklılıklar için
birbirini yok ediyor? Neden? Ne zaman
bu saçmalığı
durduracak kadar çoğalacağız? Ne zaman? Ya da hiçbir zaman!
Tıpkı
sağlıktaki gelişmeler gibi medeniyetin
farklı alanlarında, bu kez insan ruhuna ilaç gibi gelen müzik, resim, şiir veya
oyun/dans için bunları kimin bestelediği, söylediği, yazdığı artık önemli değildir,
çünkü onlar insanlığındır. Önemli olan
insanlığa iyilik ve mutluluk getirecek ne kadar çok armağan sunabilmenin
hesabıdır, kimliklerin arkasındaki cinsiyet ve din, ırk ayrımcılığı değil... Örneğin, sülfürik asidi bir Arap bulmuştur,
ama asit Müslüman değildir. Antibiyotiği bir İngiliz bulmuştur ama ilaç
Hıristiyan değildir, Suç ve Ceza' yı bir Rus yazmıştır ama Raskolnikov artık
biraz hepimizdir; biraz Türk, biraz Alman, biraz Yunan, biraz İskandinav,
tamamen insandır, diye başlayan çok uzun bir liste yapılabilir. Büyük
olasılıkla farklı medeniyetler vardır ama onlar insan türünün dışındaki
canlılar tarafından yaratılan ve yine büyük olasılıkla başka gezegenlerde
mevcuttur. Evet, zaman da tıpkı böyledir, insanlar
ister gezegenlerden oluşan takvimi, hayvanlardan oluşan hayvan takvimi
kullansınlar, zaman kimseyi üstün bulmadan geçer
ve gider.
Takvim
çeşitlerini şöyle bir inceleyince her tek Tanrılı dinin kendi peygamberine göre
bir takvim belirlediği anlaşılıyor.
Bizim 1917' de Osmanlı döneminde kabul ettiğimiz, ama Cumhuriyet' e dek
Rumî ve Hicri takvimle karışık kullandığımız Batılı Gregoryen takvime göre
şimdi içine girdiğimiz 2BİN10 yılında Yahudiler, Hz. Âdem' in doğumuna göre
düzenledikleri takvimlerinde 5770 yılını yaşayacaklar. Araplar, Hz. Muhammed' in Mekke' den Medine' ye göç
ettiği yılı başlangıç aldıkları takvimde göre 1431 yılında yaşayacaklar.
Çinliler aynı yılı 4708, Hintliler ise 2067 olarak kabul edecekler. Ancak
Hıristiyanlar da kendi aralarında bölünerek, yılbaşını 14 Ocak olarak kabul
edenler ve etmeyenler olarak ayrışmış durumdalar... Ve bunun gibi pek çok farklı
inançla insanlık zaman' ı kesip biçerek, en doğru
takvimin mutlaka kendilerininki olduğuna inanarak zamana yenik düşecekler...
Hâlbuki
insanlar, tek Tanrılı dinlerin ve ırk kavramlarının olmadığı yüzyıllarda da
insandı ve korkuları, sevinçleri, heyecanlarıyla aynı bizim gibi birer
canlıydı. Ata ve ninelerimizden çok farklılaşıp, şimdi daha uygarlaştığımızı
sanmak gibi bir kibre kapılsak da arkeologların tarih öncesi denen sözde 'ilkel
dönemler' e dair elde ettiği her yeni bulgu, yeni kalıntı, antropologların yardımıyla bize insan denen
canlının, aynen şimdiki bizler kadar zalim ve iktidar düşkünü, yine aynen
bizler kadar hayalperest ve duygusal olduğunu gösteriyor.
Tersinden
bakarsak teknoloji konusunda ilerlemiş olmamız, çok kaba hatlarıyla: bilgiye
daha hızlı ve kolay ulaşmamız, çamaşırı ve bulaşığı robotlara yıkatmamız
(makineler da robot değilse nedir?) duygusal ve düşünsel gelişmemize hiç
yardımcı olmamıştır! Şimdi sahtekarlık ve sömürüyü artık internet üzerinden 'çevrimiçi' (online) yapıyoruz, o kadar! Yani taş veya bakır çağında da
kötülükten haz duyanlar, sırf kötülük yaparak beslenenler; ikiyüzlü, hain,
haset, sapıklar ve iktidar sahibi olmak için annesi ve çocuğu dâhil herkesi çiğneyecek
kadar açgözlü olanların türü hiç tükenmemiştir. Onların şimdi modern giysilerle
aramızda dolaştıklarını hepimiz biliyoruz. Yoksa Homeros' un, Shakespeare' in,
Mevlâna' nın yazdıkları veya Binbir Gece Masalları neden hâlâ önemli ve taze
kalabilirdi ki? Buna karşılık sayısı daima az da olsa insandaki iyi ve güzele
dair umudu taşıyanların da soyu tükenmemiştir. "Bana hayalperest diyebilirsin
ama ben yalnız değilim, belki bir gün sen de bize katılırsın ve tek bir dünya
olur!" dedi diye öldürülmedi mi büyük hayalperest John Lennon? Haydi, -umudumuzu yitirmemek için çoğalalım, yalnız olmadığımıza dair güçlü bir inanca
hiç şimdiki kadar ihtiyacımız olmamıştı. Ülkenin, dünyanın ve Tabiat Ana' nın
çok sıkıntılı dönemlerden geçtiği 2BİN10' da hayal etmeye, umuda ve yalnızca
düşüncede benzerlik dışındaki bütün farklılıkları zenginlik saymaya çok
ihtiyacımız var! Şaka değil, ya hep birlikte çıldıracağız, ya da Adalet
Ağaoğlu' nun cümlesiyle "İntihar etmeyeceksek sarhoş olalım!" diyeceğiz. Acaba
bunun yerine hem umut hem de hayal etsek, belki aklımıza parlak fikirler ve
dayanışma yolları gelir?
(Eveet,
şimdi umut edenler A şıkkını, etmeyenler B şıkkını işaretlesin lütfen, teşekkürler
!!
)
2BİN10' a Imagine şarkısı, Halil Cibran şiiri ve en
sevdiğimiz içecekle, eğer sevdiklerimize dokunamıyorsak onlara yazarak, onları
anarak girelim! Artık girelim.
Buket Uzuner